17 Ağustos 2016 Çarşamba













 Luisa Anselmi:
Hadi, rahatla biraz.. Onu dün akşam geldiğimde zaten görmüştüm.
Guido Anselmi:
Dinle, ben aslınd...
Luisa Anselmi:
Sormadım. Hiçbir şey bilmek istemiyorum. Beni lütfen o yalanlarını dinleme utancına mahkum etme."
Aklıma iyice kazınsın diye içimden tekrar ediyorum.
" Sormadım. Hiçbir şey bilmek istemiyorum. Beni lütfen o yalanlarını dinleme utancına mahkum etme.

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Okumak İyidir !

Yandex diske yapılan başvuru sonrası hesabıma erişimim kaldırılmış bulunduğundan, linklere erişim de otomatik olarak kaldırılmış bulunuyor. Dolayısıyla benim de artık o linkleri burada tutuyor olmam internette kitabı arayıp da buldum diye girenler için bir heyecan ve sonrasından hayal kırıklığı yaratıyor. Her ne kadar siteme hiçbir zaman reklam koymasam da uyduruktan linklerle reklam kapmaya çalışan siber sahtekarlar kategorisine dahil olmak istemiyorum. O sebep kitap linklerini de zamanım elverdiğince kaldırmaya başladım.
Eh artık memleket kurtulmuş bulunduğuna göre helalleşelim. Hep söylediğim gibi tek derdim çeşitli sebeplerle imkanı olmayanların bilgiye ulaşmasını sağlamak istememdi. Tarama istatistikleri, Amerika'dan, Almanya'ya, İngiltere'ye, Fransa'ya hatta Güney Kore'ye kadar pek çok yurtdışındaki insanın da siteden faydalandığı yönündeydi. Binlerce kitap satın almış biriyim. Pdf çıktı diye insan kitap satın almaktan vazgeçmez. Kitap okumak başka bir şeydir. Azman bir okuyucu olmaksa daha da başka bir şey. Bazen bir kitap okurken dipnotlara daldıkça 10-15 kitaba daha göz atmak gerekiyor. Kimi için bir paragraf kimi için bir bilgiyi doğrulamak adına şöyle bir göz atmak  oluyor bu. Malum bolluk ve refah ülkesi değiliz, hepsine cüzdan dayanmıyor. Bazıları buna kütüphaneler var, oradan faydalanabilirsiniz diyebilir ama iyi okuyucu bunun da doğru olmadığını bilir. Bizim kütüphanelerimizde bilgiye ulaşmak halen taş devrinden kalma. Bürokrasi, yeni kitapların olmayışı, kitabı alamama, fotokopi fiyatlarının uçukluğu ilk akla gelen dertler.
Neyse uzattım, bu konuda benimle aynı fikirde olanlar bu yazının altına bir erişim adresi bıraksın. Bıraktığınız erişim adreslerini elbette yayınlamayacağım :) Kitaplar hakkında sohbet etmeye devam ederiz. Biz bize sohbet de yasak değil ya!

23 Aralık 2015 Çarşamba



Ah benim patavatsız, kör cahil sevgilim, bizi dünyanın hakimi kılan yeteneğimiz budur: Geçmişi yeniden kurmak. Böylece kanılarımızın değişkenliğini, sevgilerimizin beyhudeliğini kanıtlamış oluruz. Pascal, insanın düşünen bir kamış olduğunu söylemiş. Yanlış... İnsan düşünen bir dizgi hatasıdır. Hayatının her dönemi, bir öncekini düzelten yeni bir basımdır ve her dönem, bir sonraki tarafından düzeltilecektir; ta ki nihai basım yapılana kadar, ki yayıncı bu basımı kurtlara adamıştır.

Machado de Assis - Mezarımdan Yazıyorum

24 Eylül 2015 Perşembe


"Neden,' diyordu Gabriel, 'ondan yoksun kalmamız için ufacık bir şey yetiyorken neden katlanmayalım yaşama? Bir hiç getirir, bir hiç canlandırır, bir hiç yıkar, bir hiç götürür. Böyle olmasa, yazgının yumruklarına, parlak bir iş uğruna alçalışlara, bakkalların hilelerine, kasapların fiyatlarına, sütçülerin sularına, ana babaların sinirine, hocaların öfkesine, çavuşların fırçasına, köşeyi dönmüşlerin çirkefliğine, yıkılmışların iniltilerine, sonsuz uzamların sessizliğine, karnabaharların kokusuna ya da tahta atların edilgenliğine kim katlanırdı, yalnızca küçücük birkaç gözeneğin, kötü ve hızla çoğalan ediminin ya da yolunu sorumsuz bir adsızın çizdiği bir merminin birden gelip beklenmedik bir zamanda tüm bu kaygıları göğün mavisinde toz edeceği bilinmeseydi. Ben, şu karşınızda gördüğünüz adam, üstümde bir çengi eteği, sizin türünüzden keleklere doğal olarak oldukça kıllı, ancak meslek gereği tıraşlı, kalçalarımı gösterirken bu sorunları sık sık takmışımdır kafaya. şurasını da ekleyeyim ki istekte bulunacak olursanız, bu gösteriyi hemen bu akşam görebilirsiniz."

Zazie Metro'da - Raymond Queneau

7 Temmuz 2015 Salı

"Hayatta en nefret ettiğim insanlar iradesiz, duygusal tiplerdir. Başkalarına besledikleri aşırı duygudaşlık yüzünden kendi özlerinin heyecanını yaşayamayan ve hayatın içinden bir sis gibi, herkese üzülerek, kimliksiz geçen melankolik insanlar. 
Times Meydanı'ndaki kötürüm dilenci ile kırık dökük kurşunkalem sergisine, metroda kendi kendine konuşan rujlu yaşlı kadına, umumi tuvaletteki teşhirciye, metronun basamaklarına yığılıp kalmış ayyaşa acımakla yetinmezler; tek bir bakışla bu zavallılara dönüşürler.
Terk edilmiş insanlar onların gerçekleşememiş ruhlarını çiğner, onları alacakaranlıkta, hapishane isyanına benzeyen bir durumda bırakır. Kendi kendilerini hayal kırıklığına uğrattıklarından geri kalanlarımız adına da hayal kırıklığına uğramaya her daim hazırdırlar; gözü yaşlı hayal kırıklığından koskoca kentler, yaratılar, gökler ve prenslikler inşa ederler. Geceleri yataklarında yatarken büyük ikramiyeyi kazanıp müşterek bahis biletini kaybeden talihliyi, başyapıtı yanlışlıkla çöplerin arasında yakılan büyük romancıyı, seçmen kurulunun hileleri yüzünden ABD başkanlık yarışını kaybeden Samuel Tilden'ı düşünürler şefkatle. İşte bu tür insanlardan nefret ettiğimden, kendimi onların arasında bulmak bana iki misli acı veriyordu. Yıldızların ışığında çıplak bir kızılcık ağacı görünce, 'hayat ne kadar hazin!' diye düşündüm."
John Cheveer

27 Mart 2015 Cuma







...

"Mecburuz diye yaşayıp duruyoruz. Bu fikir beni çileden çıkarıyor. 
Kendi bedenim içindeki kuşkulara bile hâkim değilken dünyayı değiştirebileceğime nasıl inanmalıyım?"

Cesare Pavese

23 Şubat 2014 Pazar


































Sayısız ikilerle ah! Ne yaman yalnızsındır!

Cesar Vallejo

29 Kasım 2013 Cuma

LISANDRO ALONSO VE LIVERPOOL

Lisandro Alonso ile tarih itibariyle son filmi Liverpool sayesinde tanıştım. İyi de etmişim. 1975 doğumlu olmasına rağmen 4 uzun metraj film çekmeyi başarmış. İnternet ortamından hepsine erişme şansı buldum ve ardı ardına izledim.
2001 tarihli La Libertad'ın ardından 2004'te Los Muertos, 2006'da önceki filmine göndermelerle dolu Fantasma'yı çektikten sonra sıra Liverpool'a gelmiş. Filmlerinde yönetmenlik becerisi olarak lineer bir çizgi izlemiş kanaatimce ve Liverpool en yetkin filmi. Söylemeden söyleyen, eylemeden eyleyen minimal anlatım dili yaşının çok çok ötesinde. Bir kıyas kabul görecekse Avrupa'da Pedro Costa, Asya'da ise Tsai Ming-liang sinemasıyla karşılaştırabiliriz.
Ticari sinemanın hiçbir kuralını önemsemeyen, öyküden çok anlatım biçimini zenginleştirmeye çalışan, diyalogtan çok görüntüyle derdini anlatan bir sinema Alonso'nunki...
 La Libertad' ta, ormanda ağaç işleri işçisi genç bir adamın bir çadırda yaşayarak doğayla bulduğu huzuru, Los Muertos'ta kardeşlerini öldürmüş ve serbest bırakılan bir mahkumun yıllar sonra ormanın derinliklerinde nehir yoluyla bir yolculuk yaparak kızını arayışı anlatıyor. Fantasma teknik sıkıntılardan dolayı tamamlayamadığım bir film oldu. Hakkında yorum yapmam yanlış olur. Son olarak Liverpool ise ticari bir gemide çalışan Farrel'in izin alarak yıllardır görmediği ve hatta yaşayıp yaşamadığını bilmediği annesini ziyarete gidişini öykülüyor. Yine bir orman yakınında kereste işleme üzerine adeta küçük bir komün gibi kurulmuş yerleşke aynı zamanda Farrel'in çocukluğunu da geçirdiği yerdir. Farrel karla kaplı yollarda zorlu bir yolculuktan sonra menzile ulaşır fakat hiçbir şey eskisi gibi değildir.
Kameranın olayları adeta belgesel gibi izleyişi, mekanların ve oyunculukların doğallığı ilk dikkat çekici özelliği gibi görünse de alttan alta her minik hamlede derin bir anlatım taşıyan sinamatografi yavaşça ağırlığını koyuyor filmlerinde.
Imdb ve bazı haber kaynaklarının yazdıklarına göre ismi henüz açıklanmamış ve Avrupa'da geçecek bir film için başrol oyunculuğu için Viggo Mortensen ile anlaşma imzalamış bulunuyor.
Açıkçası bu genç yaşta böylesine olgun bir sinema seviyesine erişmiş Lisandro Alonso'dan kötü film beklemiyorum. Aksine ileride daha da parıltılı işlere imza atarak büyük festivallerde adından söz ettireceğini düşünüyorum.

24 Kasım 2013 Pazar

Peacock

PEACOCK - CHANGWEI GU

Görüntü yönetmenliğinden yönetmenliğe geçiş yapan Çinli sinemacı Changwei Gu'nun ilk uzun metrajlı filmi. Anne baba, bir kız, bir zihinsel problemli büyük erkek ve bir de küçük erkek kardeşlerden oluşan bir aileye otobiyografik bir bakış.
1970'lerde kuzey Çin'de bir kasabada geçen film ağır ilerleyen temposuna aldanmayıp giriş bölümünü geçtikten sonra yavaş yavaş koltuklarınıza sizi yapıştırmakla kalmayıp finale doğru adeta çiviliyor.
Müthiş bir sinematografi, dokunaklı bir hikaye ve sinemaya dair her şey. Hele annelerinin küçük erkek kardeşinin engelli ağabeyine yaptıklarının ne anlama geldiğini anlattığı bir sahne vardı ki uzun zamandır film seyrederken bir sinematik ifade karşısında kalbim daralmamıştı.
Adını hep duyduğum ama filmlerine bir türlü denk gelemediğim bir yönetmendi Changwei Gu. Yetenekli bir sinemacıymış vesselam.
Saygıyla eğiliyorum.

Film link : http://politikfilm.net/1460-kong-que-peacock-2005-filmi-izle.html

23 Kasım 2013 Cumartesi

Kafamda olup bitenler ve ne yapıp da kafamda olup bitenlere sebep olduğumu basit cümlelerle ifade etmeyi öğrenemedim. Öğrenemedim çünkü öğrenmiş olsaydım bunun yanında başka şeyler de öğrenmiş olacaktım ve yaşananlar yaşanmamış olacaktı.

Berlin Alexanderplatz

23 Ekim 2013 Çarşamba

Obchod na korze

Ana Caddedeki Dükkan
Saftirik marangoz Britko bir Slovak kasabasında karısıyla yoksul bir hayat sürdürmektedir. Nazilerle çalışan kasaba polislerinden kayınbiraderi bir gece içmeye gelir ve yarı bunamış yaşlı bir yahudi kadının tuhafiyeci dükkanına konmasını sağlayacak mahkeme kararını onun adına çıkarrttığını söyleyerek aklına girer. Britko yaşlı kadını kovamaz ve gizlice birlikte çalışmaya başlar. Yaşlı kadın Britko ile oğlu gibi ilgilenmektedir. Bir yandan da Yahudiler üzerindeki Nazi baskısı gittikçe artmaktadır.
Nazilerle Yahudiler arasındaki ilişkileri irdeleyen klasik soykırım filmlerinden ziyade daha çok yıllarca birlikte yaşamış komşuların ilişkilerine odaklanarak tertemiz bir film yapılmış ve 1965'de en iyi yabancı oskarını almış. Kanaatimce oskarını sonuna kadar da haketmiş bir film.

Altyazılı link :

http://www.politikfilm.net/1135-ana-caddedeki-dukkan-obchod-na-korze-filmi-izle.html

25 Temmuz 2013 Perşembe

Ben de ömrümün dokuz yılını bir tımarhanede geçirdim. Asla intihar takıntısı içinde değildim. Ancak, şunu biliyorum ki, psikiyatrist ile her sabah ziyaretinde gerçekleştirdiğiniz konuşma, onun boğazını kesemeyeceğimi fark etmem, bende kendimi asma isteği uyandırdı.

Siz yaşamın dışındasınız. Yaşamın üzerindesiniz. Sıradan insanın bilemediği acılarınız var. Normal seviyeyi aşmaktasınız. Bu nedenle insanlar sizi affetmiyor. Siz onların kafalarındaki huzuru zehirliyorsunuz. Dengelerini alt üst ediyorsunuz. Kaynağı, bilinen herhangi bir duruma karşı uyumsuz olan ve kelimelerin yetersiz kaldığı, bastırılamayan acılarınız var. Tekrarladığınız, değiştirdiğiniz, iyileştirilemez, hayal edilemez ve ne bedene ne de ruha ait; sadece her ikisinin de parçası olan acılar. Ben sizin bu azabınızı paylaşıyorum ve size soruyorum: Kim bizi iyileştirmeye cesaret edebilir? Henüz kendimizi öldürmeyeceğiz. O zaman bizi rahat bırakın!
  Antonin Artaud

24 Mayıs 2013 Cuma

SOLNTSE - ALEKSANDR SOKUROV ( 2005 )



http://www.izlebizle.net/solntse-2005.html

Solntse, Hitler, Lenin ve Hirohito üçlemesinin son ayağı. 2.Dünya savaşının son günleri ve Japonya'nın düşerek Hirohito'nun teslim oluşu sürecinde İmparator'un karakteri inceleme altına alınıyor. Tabii yine Aleksandr Sokurov'un o nefis sinema diliyle.

TELETS - ALEKSANDR SOKUROV ( 2001)



http://www.izlebizle.net/telets-2001.html

Telets, Taurus ya da Türkçe anlamıyla Boğa'da Aleksandr Sokurov Moloch'ta Adolf Hitler üzerine tuttuğu merceği bu kez 1923 Rusya'sında yakalandığı hastalığın pençesinde kıvranan Lenin üzerine tutuyor.

MOLOCH - ALEKSANDR SOKUROV (1999)



Moloch, Rus yönetmen Aleksandr Sokurov'un Hitler, Lenin ve Hirohito üzerine mercek tuttuğu üçlemesinin ilk ayağını oluşturuyor. Dünya tarihi üzerinde önemli etkileri olan bu üç liderin biyografilerinde belli bir kesite odaklanan Sokurov derin sinematografik anlatımının yarattığı atmosfer ile bizleri gerçek zamanın akışından  kopararak ekrana çiviliyor. Şeytan'ın dünyada insan sıfatına bürünmüş halini tanımlayan Moloch kelimesini kendine isim olarak alan filmle Sokurov bizi önce 2. Dünya Savaşı'nın ilk yıllarındaki Bavaria'daki Nazi üssüne götürüyor.
Filmi izlememizi sağlayan site yönetimine teşekkürlerimle.
http://www.izlebizle.net/molokh-1999.html
Pencerenin kenarında, boş boş dışarı bakıyorum. Nice seneler, orada oturdum, bir şeyler bana hep sonraki anda delireceğimi söyledi. Ama öyle olmadı. Üstelik delirmekten korkmuyorum.
Delilik korkusu bir şeylere sadık kalma anlamına gelebilir.
Henüz bir şeye bağlı değilim.
Her şeyin bana sadık olmasına rağmen, sadık olduğum bir şey yok.
Onlara bakmamı istiyorlar. Nesnelerin, olguların çaresizliğine, penceremin dışındaki pis köpeğin, kurşunî gökyüzünün altında, delicesine yağan yağmurda su içişine bakmamı istiyorlar.
Acıklı çabalarını izlememi istiyorlar.
Herkes, mezara girmeden önce konuşmaya çalışıyor.
Zaten düştüler, konuşacak zaman kalmadı.
Beni delirtmek için nesnelerin bu geri dönülmezliğini istiyorlar ama bir sonraki anda ise delirmemi istiyorlar.
Bir keresinde bu konudan kadının birine bahsetmiştim.
Ona, kendisini hiç sevmediğimi, ondan nefret ettiğimi, söylemiştim.
Ondan nefret etmiyordum, aynı sevmiyorum dediğim gibi yalandı.
Bütün bunlar mantıklı ise sebebini öğrenmek istemiştim.
Şefkatinden ve sadakatinden, varlığının temizliğinden ve kesinliğinden nefret ettiğimi söyledim.
Kör bir inançla olan bana inanışına isyan etmiştim. Bakışı beni doğrularmış gibiydi. Sonra gidip yemeğimi ısıttı. Öylesine durup bağırdım. Üç gün boyunca evdeydi ve peşimden gelmeye devam etti. İkinci günde ağlamaya başladı. Geceliği üstünde ağlayıp durdu.
Hıçkırmadı, hafif hafif ağladı. Kımıldadan gözyaşı döktü. Köşeye sürünerek gitti, hareket etmedi. Geceliğine bakıyordum Tek gördüğüm geceliğiydi, o dantel, naylon gecelik. Sonra üzerine atladım.
Geceliğini çekiştirdim, yırttım, parçaladım. Ama hâlâ anlamamıştı. Bana sadıktı, bir şeyler söyleyip duruyordu. Sonra banyoya gitti, kapıyı kitledi.
Dışarıdaki kömür kovalarına bakıp onları saydım.
Sonra tekrar başlayıp en baştan saydım. Ne kadar sürdü bilmiyorum.
Gün doğmak üzereydi, kapıyı kırdım. Umduğum gibi olmuştu yine de çarpıldım. İnanamadım, o narin bedende o kadar kan olmasına.
Sana inandığım şekilde inanabileceğim birisinin olacağına daha önce inanmıyordum.
Birisi beni konuşmaya değeceğine inandırdı.

Ama bilmen gerekir ki, benim bir duvarım var etrafıma ördüğüm.
Mutlu olsam bile bunu sana anlatamam
veya gösteremem.
Gözlerinin içine bakabilirim ama senin derinliklerine ulaşamam.
Beni anlıyor musun?
Ben o duvarın gerisindeyim.
O duvarla kapattım kendimi, her şeye.
O kadar uzağım ki her şeye...
Sıcak, neşeli,
hayat dolu olmak istiyorum.
Küçük düşürülmekten çok korkuyorum.
Yerin dibine geçmişim gibi oluyor.
Ama o rezilliği ve onunla birlikte yerin dibine batmayı da kabul ettim.
Beni anlıyor musun?
Kendini bir düş kırıklığı olarak görmek ne acı.
Bazı insanlar, iyi niyet kisvesi altında aşağılayarak sana ne yapman gerektiğini söylerler.
Yaşayan bir canlıyı ezip geçme isteğiyle yaparlar bunu.
Ben bir ölüyüm.
Hayır, bu fazla duygusal oldu.
Ölü değilim.
Ama haysiyetim olmadan yaşıyorum.
Kulağa saçma ve yapmacık geliyor, biliyorum.
Birçok insan kendine saygısı kalmamış bir hâlde yaşar.
Kalpten yaralanmış, ve üstüne tükürülüp aşağılanmış bir şekilde.
Onlar, yalnızca yaşıyorlardır.
Başka hiçbir şey bilmezler.
Hem bilseler bile, ona hiçbir zaman ulaşamazlar da.
İnsan hiç, aşağılanmak yüzünden hasta olabilir mi?
Bu, onunla yaşamak zorunda olduğumuz bir illet mi?
Özgürlük hakkında pek çok konuşuruz.
Özgürlük, aşağılanmış olan için sadece bir zindan değil midir?
Yoksa o sadece aşağılanmışların tahammül edebilmeleri için kullandığı bir ilaç mı?
Bu hayatı sürdüremem artık.
Pes ettim.
Artık direnmeyeceğim.
Günler geçip gidiyor.
Yediğim yemekten çıkardığım dışkıdan ve hatta konuştuğum kelimelerden
bile zehirleniyorum!
Güneş, uyanayım diye çığlık atar gibi yolluyor ışığını.
Uyku ise sadece beni kovalayan kabuslardan ibaret.
Karanlık; hayaletleri ve anılarımla kulaklarımı tırmalıyor.
Daha kötü durumda olan insanların diğerlerinden daha az şikayet ettiklerini fark ettin mi?
En sonunda kabullenip susmuşlar. oysa onların da diğerleri gibi
gözleri, elleri ve hisleri var.
Hem cellatları hem de kurbanları barındıran ne geniş bir ordu!
Güneş yavaşça doğuyor ve batıyor.
Soğuklar yaklaşıyor.
Karanlık.
Sıcaklık. Koku.
Her şey sessiz.
Kaçıp kurtulamayız.
Artık çok geç.
Her şey için çok geç.
Erkekler! ve kibirleri! Sidonie.
Bana bakmak, benimle ilgilenmek istedi.
Şüphesiz beni ciddiye aldı ve fikirlerime saygı gösterdi.
Fakat geçimimizi sağlayan kişinin kendisi olmasını istedi.
Baskı işte bu şekilde
otomatik olarak ortaya çıkar.
İşte şu şekilde işler:
fakat kim köle gibi çalışıp para kazanır?
Bir kural kendisi için, bir diğeri de benim için.
Başlangıçta durum şöyleydi:
"Kazandığın her şey sevgilim ilerisi için saklanacak."
"Kendi evimiz, kendi spor arabamız..."
Bunlara razı oldum, çünkü beni çok seviyordu, Sidonie.
Ve bana olan aşkı bazen beni heyecanlandırıyordu.
Zevkten nefes alamıyordum..
Sonra, başı dara düştüğünde o saçma gururunun nasıl da
hasar aldığını görmek oldukça zevkli oluyordu.
Dürüst olmak gerekirse, çok eğlendim.
Özellikle de davranışının çok gülünç olduğunu
kendisinin de farkettiğini düşündüğüm zamanlar.
Fakat bunu farketmemişti...
Ve daha sonra, zirvede olup olmamasının benim için bir fark yaratmadığını anlattığımda çok geçti.
Konuyu ona açtığımdaysa beton gibi oldu, Sidonie...
Beton gibi.
Dürüstlük yavaş yavaş ölmeye başlamıştı.
Ona ya da kendime karşı hata işlediğimi düşündüm.
Ve sonra pes ettim.
Onu sevmeyi bıraktım.
Son altı ay çok eziyetliydi inan bana , öyledi!
Bütün her şeyin bittiğini o da farketmişti.
En azından bunu hissetti.
Fakat kabullenemedi.
Gerçekten zeki biri değildi.
Karısına tutunmaya gayret etti.
Bütünüyle olmasa da, en azından yatakta.
Herşeyin bezginliğe döndüğü andı.
Yeni bir teknik denedi: şiddet.
Bana hükmetmesine izin verdim.
Fakat adam çok pis görünüyordu.
Kokuyordu!
Fena halde erkek kokuyordu.
Erkeklerin koktuğu şekilde.
Bir zamanlar sahip olduğu cazibe artık midemi bulandırıyordu, göz yaşlarımı akıtıyordu.
Bana sahip oluş şekli!
Bir boğanın ineğe yaptığı gibi üzerime abanıyordu.
Artık en küçük bir saygısı bile kalmamıştı bana.
Bir kadının zevklerine kayıtsızdı artık.
Acı, Sidonie!
Acı!
Bunu hayal bile edemezsin.
Ve ben. bazen Utanç verici!
Kendimi aşağılanmış hissediyordum.
Aşktan ve şükrandan ağladığımı düşünüyordu.
Ne kadar da aptaldı!
Tam bir budalaydı!
Erkekler ne kadar da aptal!
Fakat o bunu hak etmişti.
Anlayış, nezaket ya da acıma duygusu mümkün olan başka hiçbir şey...
Bende hiçbir his uyandırmadı.
Durum kötüleştikçe kötüleşti. Yemek yediğimiz anlarda çiğnemesi bir patlama gibi ses çıkarıyordu.
Yutkunmasına, eti yiyiş sebzeleri kesiş şekline viski bardağını ya da sigarayı tutuşuna dayanamıyordum artık.
Herşey o kadar gülünç ve sahte görünüyordu ki. Ondan utandığımı hissediyordum.
Başkalarının onu soktuğum şekli görmesi gerektiğini düşünüyordum.
Histeriye kapılmıştı. Panik içindeydi.
Kurtaracak birşey kalmamıştı.
Herşey sona erdi!
Bitti!
Güney Dakota, Rapid City'de annem buz parçalarını emeyim diye, bir peçeteye sarıp elime verdi. O zamanlar diş çıkarıyordum, buz diş etlerimi uyuşturdu.
O gece Badlands'tan geçtik. Plymouthun arka koltuğunun gerisindeki rafta yolculuk ediyordum, dışarıya yıldızlara baktım. pencere camı dokunduğunuz zaman buz gibi soğuktu.
Büyük düzlükte bir yerde durduk, beyaz alçıdan dev dinozorlarla çepeçevre sarılı bir yerde. Kasaba namına bir şey yoktu. Yalnızca o dinozorlar, yerden yukarıya, dinazorlara tırmanan ışıklar.
Annem beni kahverengi bir asker battaniyesine sarmış her yere onunla taşıyor, yavaşça bir şarkı mırıldanıyordu. Galiba " Peg'a my heart"tı. Kendi kendine çok alçak bir sesle mırıldanıyordu. Sanki kafası çok uzaklarda bir yerdeymiş gibi.
Dinozorların arasına ağır ağır girip çıkarak ilerliyorduk. Bacaklarının arasına. karınlarının altına. Brontozorların çevresinde daire çizdik. Kral Tyranozor'un dişlerine baktık, başlarımızı kaldırıp. Hepsinde göz yerine küçük mavi ışıklar vardı.
Ortalıkta hiç kimse yoktu. bizden, dinozorlardan başka.
Sam Shepard...
9-1-1980 Homestead Vadisi, Kaliforniya
...
"Güzellik ve kültürle kendimizi kaptırdığımız, ağır aksak, sonu gelmez ve bencil alışveriş, kendimi birkaç saatte birçok güzellikle yüz yüze bulabileceğim bir anakarada sürdürülen yaşam; Giotto freskleri ya da Prada'daki Velazquez'ler, Büyük Kanalın Rialto kıvrımı, William Turner'ın resimlerinin ışığı yeniden bulduğu söylenebilecek Londra'nın sergi salonları, neredeyse her gün, eski devirlerde olduğu gibi estetik ve zihinsel sorunlara, soyut felsefeye, düşgücünün, düşüncelerin ve anlayışın sürüklendiği en yüksek düzlemdeki oyunlara, her şeyi unutup bir yana atarak, ateşle kendini vermek gibi çekimlere kapılma duygusu içimde sonu gelmez bir çekişmeyi uyandırıyor; bunlardan hiçbiri eğer aynı zamanda halkların yaşamsal sorunlarına yönelmiyorsa, üçüncü dünya aydınının durumunu kararlı bir biçimde ele almıyorsa etik olarak haklı çıkmaz, bir anlam taşımaz duygusuna kapılıyorum. Çünkü günümüzde tüm aydınlar, gücül olarak ve gerçekte üçüncü dünyaya ait olduklarından, en başta gelen görevleri, bombanın pimindeki parmağı usul ama kesin bir biçimde destekleyenler için bir tehlike, bir gözdağı, bir skandal oluşturmakdır"

Julio Cortazar - Son Raunt
...
" Çünkü insan görür kimi zaman çocukların kendisinden daha akıllı olduğunu. Ama sakalları çıkana dek bunu onlara belli etmek istemez. Sakalları çıkınca da artık işleri çoğalmıştır çünkü tüylenmeden önceki akıllarına dönüp dönemeyeceğini bilmezler; böylece aldırmazsın artık belli edip etmemeye senin de üzüldüğün üzüntüsüne değmeyen bu aynı şeylere üzülen kişilere."

William Faulkner - Döşeğimde Ölürken

19 Nisan 2013 Cuma


Marcel ise şöyle öldü:
Bir gün bütün berduşların Paris’ in kent manzarasından silinmelerine karar verilmişti. Sosyal yardım örgütü, aynı zamanda kentin doğru dürüst bir görünümde olmasıyla da ilgilenen ve düşünebilecek en resmi nitelikteki sosyal yardım örgütünün ilgilileri, polisle birlikte Rue Monge’a geldiler, tek istedikleri, yaşlı adamları yaşama geri döndürmek, dolayısıyla da yaşama hazır olsunlar diye önce yıkayıp paklamaktı. Marcel yerinden kalkıp onlarla gitti, çok sakin bir adamdı, birkaç kadeh şaraptan sonra bile hâlâ bilge ve uysal kalabilen bir insandı. Gelmelerini o gün büyük bir olasılıkla hiç umursamamıştı, belki de caddedeki iyi yerine, metronun sıcak havasının mazgallardan dışarı çıktığı yere yeniden geri dönebileceğini düşünüyordu. Ama kamunun esenliği için yapılmış olan, içinde çok sayıda duşun bulunduğu yıkanma salonunda sıra Marcel’e de geldi, onu duşun altına soktular ve duş hiç kuşkusuz ne fazla sıcak, ne de fazla soğuktu ama Marcel yıllardan beri ilk kez çıplaktı ve ilk kez suyun altına girmişti. daha kimse durumu kavrayıp da yardımına koşamadan, düştü ve hemen oracıkta öldü. Ne demek istediğimi anlıyorsun! Malina biraz ne yapacağını şaşırmış gibi bakıyor, oysa ne yapacağını asla şaşırmaz. bu öyküyü anlatmayabilirdim. Ama duşu bir kez daha hissediyorum, Marcel’ in üstündekileri yıkamaya hakları yoktu, bunu biliyorum. Eğer bir insan, kendi mutluluğunun buharları arasında yaşıyorsa, eğer bir insanın ‘tanrı sizden razı olsun’un dışında söyleyecek pek sözü yoksa, o zaman o insanı yıkamaya kalkışmamalı, o insan için iyi olanı o insanın üstünden yıkayıp akıtmamalı, birini, olmayan bir yeni yaşam için arındırmaya kalkışmamalı."
Yedi senedir bu sokaktan gayrı İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döveceklermiş, linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış - ne bileyim, bir şeyler işte - gibime geliyor da şaşırıyorum. Başka yerlerde bana bir gariplik basıyor. Her insandan korkuyorum. Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı adamlarla dolu. Sevişmeyecek olduktan sonra neden böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlamaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?

Lüzumsuz Adam -1947

28 Şubat 2013 Perşembe

'' Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun cankurtaran kelimesine bir can simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgün olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa bir iki lira borç alırsın… İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaçyüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister.Fakat söz aramızda, iş bunun tamamiyle aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek,rüzgarın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur…Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim.''

Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan.

6 Aralık 2012 Perşembe




"Boşuna heveslenmemekte yarar var, insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. Herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. İnsanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak, ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. 'Çok güzelsiniz Küçükhanım' derler. Ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar. ' Ne de güzelsiniz Küçükhanım!..."
Bu sırada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de, gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. Bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız, en sonunda şöyle insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha da fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. İnsan dediğin, işte bu işe yarar, sadece bu işe, ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya ömrü bile her zaman yetmeyebilir."

Louis Ferdinand Celine/ Gecenin sonuna yolculuk
Foto: Anders Petersen